Dua ve Tevbe

(1/1)

Abdullah:
    Tabe:Tevbe: İsyan etmekten geri dönme: Bu kelime iki yönlüdür. Hem geri döneni ilgilendiren yönü vardır. Hemde yapılan bu dönüşü kabul etme yönü vardır. “Tevbe fulan” isyandan döndü, tevbe etti, pişman oldu gibi anlamlara gelmektedir. Bir hadiste şöyle buyrulur. “Pişmanlık nedamet tevbedir. Tevbe de bunu gibidir.” Bu hadis Lisan el- Arab’da geçiyor. Ebu Mansur: Tabe; A’da yani döndü anlamındadır. Kelime Arapça da (A’la) edatı ile kullanılırsa, Tevbeyi kabul etti anlamına gelir.

   ALLAH (cc)’ın Tevvab ismi vardır. Mubalağalı bir kullanış. Yani, ALLAH (cc) kullarının dönüşünü çokca kabul eden anlamına gelen Tevvab ismi.

   Şimdi iki anlamı ile bazı ayetlerden örnekler verelim. Tevbenin ALLAH (cc)’ya ait yönünü, insanın atasının şeytan tarafından ayağının kaydırılmasından hemen sonra görüyoruz.

   Derken Adem, Rabbinden (bir takım) kelimeler aldı. (ALLAH da) Bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (2/37)
Çok canlı bir sahne, insanın ilk imtihanı (2/35), bu imtihanı kayb edişi (2/36) ve Rabbine dönüşü (2/37), Şu ayette tevbenin iki yönüde kullanılıyor.

Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz, ALLAH onun tevbesini kabul eder. Muhakkak ALLAH, bağışlayandır, esirgeyendir.(1) ve 6/54. Dönüş yeterli olmuyor. Dönen için geri dönüş olmamalı. Hz. Adem (as)’ın sünnetde olduğu gibi yitik cenneti yeniden bulmak için işe başlamalı. Bunuda şu ayetlerde buluyoruz 25/70-71, 28/67.

   Tevbeyi Salih amel ile donatmak ve sırat-ı müstekim de yola devamı talep etmek gerekmektedir. Bu Kuran’ın ifadesi ile “nasuh tevbe’sidir.

Ey iman edenler, ALLAH’a kesin (nasuh) bir tevbe ile tevbe edin… (2)
Resuller; tebliğlerinde toplumlarını/ümmetlerini tevbeye davet etmişler, adeta imana davet ettikleri gibi, İşte son mesaj Kuran’ın çağrısı (3) Nuh (as)’ın çağrısı (11/89,90).

Kur’an dünyasının en müşfik-şefkatli mesajından biridir TEVBE. O halde tevbe eden üç şeye hazır ve imam etme durumunda olmalıdır. Dönüşe hazır, sırat-ı müstekimde yürüme azmi ve dönüşünün/ tevbesinin kabul edileceğine şüphesiz iman. Bu aşkla nebi ve rasüller inabe/ dörüş yaptılar ve kabul gördüler.(4)

Tevbenin diğer bir yönü. “Kim ki zulümden sonra tevbe ederse, şüphesiz ALLAH dönüşünü kabul eder. 3/38

İnsan, zulüm, tevbe ve yine insan. ALLAH onun için Tevvab’dır, Fıtri temizlikte yarattı insanı, ama o iradesi ile kirletti fıtratını. ALLAH, Tevvab olarak ona dönüş fırsatını tanıdı. Buna bir iki örnek Kur’andan beraber okuyalım.

Ancak tevbe eden. İman eden ve Salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını ALLAH iyiliklere çevirir. ALLAH çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. 25/70

Ancak kim tevbe edip, iman eder ve Salih amellerde bulunursa artık kurtuluşa erenlerden olmayı umabilir. 28/67
Tevbenin bir de emir boyutu var. Rabbimiz nice ayetlerde kendisine dönmemizi emirediyor. Bizi bağışlayacağını vaad ediyor bizlere Nasuh bir dönüş 66/8. Kucak açan tevvaba dönüş 24/31. Kurtuluş yolu tevbe. Rabbimizin en güzel nimetlerinden biri de budur. O’na hamdu senalar olsun. Tevbenin en önemli boyutu ALLAH’ın böyle bir isimle isimlendirilmesidir. O, bu isimleri zatına verimştir. Diğer isimlerinde olduğu gibi hem de mübalağası ile. İşte birkaç örnek  (5) ALLAH’ın bu nimeti içinde hayatımız ibadekle geçse yine azdır. Bizler ki bize karşı gelenlere yüzde bir tolerans tanırız. Ya tüm nimetlerin sahibi olan ALLAH’ı göründe şükür edin. İstiğfar bambaşka bir alem. Kur’an dünyasına serpilmiş farklı bir heyecan alemi. Sevinç alemi, umut alemi. İşte ondan da örnekler. İstiğfar kavramlar kısmında da görüldüğü gibi ALLAH (cc)’ın bu kelimeden türemiş üç ismi vardır. Gafir, Gafur ve Gaffar, Üç isimde mübalağa siğasından İstiğfar kula aittir. Gufran Rabbe aittir. Kul görevini bilerek Rabbinden istiğfar dilerse, Rabbi şüphesiz vaadinden dönmez. İşte şu ayet bunu açık gösteriyor.

   Kim kötülük işler veya nefsine zulüm edip sonra ALLAH’tan bağışlanma dilerse ALLAH’ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur. 4/110
   Ayetin birinci bölümü kulu anlatıyor. İkinci bölümü Rabbi anlatıyor.

Ve çirkin bir hayasızlık işledikleri ya da nefislerine zulüm ettikleri zaman, ALLAH’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. ALLAH’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. 3/135
Aynı durumu bu ayette de görüyoruz. İstiğfarı diğer ümmetlerde görmek de mümkündür. Resulullah’ın (sav) ümmeti 2/199, Hud (as) kavmine tavsiye ediyor 11/52, Nuh (as) kavmine tebliğ ediyor 71/10. ALLAH’ın (cc) bu dua ile ilgili isimleri onlarca ayetlerde geçiyor. Mağfiretin şartları da var. Resule tabii olunmalı!

   (3/131) ALLAH, şirkten başka her günahı mağfiret eder 4/48.Duanın bu boyutu ile ilgili ayetleri burada vermek mümkün değil. O kadar çoktur. 33/71, 8/29. Son ayette bağışlanmanın şartı tekrar geliyor. Şimdi de duanın yeni bir kapısını açalım.

İstiaze; İltica sığınma ve insanın zayıflığı, acizliği, İstiaze Kur’an’ın konularındandır. Mü’min’in ilk çıkışı istiaze iledir. İstiazesiz her hareket istiğnayı veya İblis ve onun dostları şeytanlara yem olmayı getirir. Resulullah’a istiaze açı bir şekilde emir edilmiş. Ondan önceki nebilere ya tavsiye veya emir edilmiş 7/ 200, 23/97             

Resulullah’ın (sav) hayatının tüm inceliklerini kapsamış iki ayet. İstiazede dört eleman vardır. Sığınan insan, kendisine sığınılan ALLAH. Kendisinden sığınılan iblis, şeytan ve dostları. Sığınma, savaş alanı hayat, Felak ve Nas sureleri. Bu iki süre istiazenin bir kavga olduğunu, söz konusu kavganın tüm hayatı içine aldığını gösteriyor. ALLAH’la ve yüce katlarla ilişkisi olan Resulullah’a bu emirler verildiğine göre diğer kulların durumu daha açık anlaşılır. Kur’an’da Hz. Yusuf (as) istiaze ile oldukça canlı bir sahnesi var. Kralın hanımının oyununa karşı bu duayı kalkan yapıyor.   
 Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.12/22
 Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak:”isteklerim senin içindir, gelsene” dedi. (Yusuf) dedi ki: “ALLAH’a sığınırım. Çünkü, o benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez.12/23
Böylece istiazeyi de Kur’ an duaya teşvik ettiği kavramlar arasında görüyoruz. (6)
“Ancak onlardan muhlis olanlar hariç (onları saptıramayacağım)” (Sad, 38/82-83)
RasulALLAH s.a.v' de şöyle buyuruyor:
“Kim kalbinden gelerek ihlasla ”la ilahe illALLAH” dese ALLAH onu cehenneme haram kılar” (Buhari-Müslim)

Gerçekte ihlas, cehenneme girme nedenlerini ortadan kaldırır. “la ilahe illALLAH” diyenlerden kim cehenneme düşerse, kendisini ateşe haram kılan ihlası gerçekleştirememiş demektir. Belki, kendisinin ateşe düşmesine vesile olan bir çeşit şirk vardı. Çünkü bu ümmetin kalbinde şirk, karanlık gecede siyah mermer üzerinde yürüyen bir karıncanın yürüyüşünden daha gizli, daha sinsidir. Bundan dolayı kul, her namazında: “yalnız sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz” ifadesini söylemekle emredilmiştir.(7)
Şeytan şirki emreder, nefis, bu emirde ona itaat eder. Bu yüzden nefis ALLAH’tan başkasına yönelir.
Bu, ya o yöneldiği varlıktan korkması yada ondan bir şey dilemesinden kaynaklanır. İşte bütün bu nedenlerden ötürü kul sürekli tevhid inancını şirk belirtilerinden arındırmaya muhtaçtır. Bu hususta RasulALLAH, İbn Ebu Asım‘ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurmuştur:
“Şeytan şöyle der: Ben insanları günahlarla yok ederim, onlar da beni “ la ilahe illALLAH” ve istiğfar ile yok ederler. Böyle yaptıkları zaman onların kalbine hevalarını yayarım da böylelikle günah işlerler fakat istiğfar etmezler. Çünkü yaptıklarının güzel olduğunu sanırlar. (8)
ALLAH’tan bir hidayet olmadan hevasına uyan kimsenin de, hevasını ilah edinme tehlikesinden bir parça nasibi vardır. Bu giderek şirke dönüştüğü için kişiyi istiğfardan alıkoyar.
Ama tevhidi ve istiğfarı gerçek anlamıyla hakikate çeviren kimseye gelince, şirkin tamamen bu kimseden uzaklaştırılması gerekir. İşte bundan dolayı Hz. Yunus (a.s.) “la ilahe illa emte Sübhaneke inni küntü minezzalimin (Senden başka ilah yoktur;Senin şanın yücedir;ben zalimlerden oldum) demiştir.” (9)
Hz. Yunus’un duasındaki “inni küntü minezzalimin” “Ben zalimlerden oldum” sözü günahı itiraf olduğu gibi aynı zamanda istiğfar dır. Çünkü bu itiraf mağfiret istemeyi kapsaya bir itiraftır.
“la ilahe illa ente- senden başka ilah yoktur-“ ifadesi ise uluhiyetin birliğini gerçekleştirmektir. Çünkü ALLAH’ın dilemesinden başka hiçbir şey hayrı gerekli kılamaz. Nitekim “ALLAH’ın dilediği oldu, dilemediği olmadı” sözü bir yasadır. Kulu bu hayra ulaşmaktan engelleyen ise onun günahıdır. Zira insanın gücü dışında vuku bulan her şey kulların işlerinden olsa bile, ALLAH'ın kaderiyle olmaktadır. Ne varki ALLAH emredileni yapmayı, sakıncalı olandan kaçmayı kurtuluş ve mutluluk için bir neden kılmıştır. Bu yüzden, tevhidin şehadeti bütün hayırların kapısını açar; günahlardan istiğfar da kötülüklerin kapısını kapatır.(10)

Tevhid ve İstiğfarı Birleştirmek

Cenab’ı Hak birden fazla yerde tevhidi ve istiğfarı birlikte kullanmıştır. Sözgelimi şu ayetlerde olduğu gibi:
“Bilki ALLAH’tan başka ilah yoktur, kendi günahların, mü’min erkek ve mü’min kadınların günahları için istiğfar et”(MUHAMMED,47/19)
“ALLAH’tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten ben O’nun tarafından size gönderilen uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”

“Ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz”(Hud,11/2-3)
“Ad kavmine de peygamber olarak kardeşleri hud’u gönderdik. Şöyle dedi: Ey kavmim! Sizin için ondan başka ilah olmayan ALLAH’a ibadet edin.”

“Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin.”(Hud,11/50-52).

O’na yönelin ve o’na istiğfar edin.”(Fussilet,41/6)

Rasûlullah(s.a.v) meclislerin bitiminde şu duâyı okuduğu naklediliyor:

“ALLAH’ım! Senin şanın yücedir;hamd sanadır. Senden başka ilah olmadığına şehadet ederim,sana istiğfar eder ve sana tevbe ederim.”
Şayet meclis bir rahmet meclisi ise, duânın okunması ile, doğasına uygun olduğu gibi olur; şayet faydasız şeylerin konuşulup yapıldığı bir meclis ise, bu duâ onun kefareti olur.(11)
Abdestin sonunda Rasûlullah(s.a.v)’ın şu duâyı okuduğu naklediliyor:
ALLAH’tan başka ilah olmadığına, ortağı olmadığına, MUHAMMEDi’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim. ALLAH’ım Beni çokça tevbe edenlerden ve çokça temizlenenlerden kıl.(12)
Bu duâ hem tevhidi hem de istiğfarı içerir. Çünkü başlangıcından, dinin bütün ilkelerini kendilerinden toplayan iki temel ilkesi, şahadet kelimeleri vardır. Zira dinin tamamı bu iki şehadet ilkesinde toplanmıştır. Bu ilkeler bizim ALLAH’tan başkasına kulluk etmememizi, O’nun Resulü’ne itaat etmemizi içerir. Aslında dinin tamamı bu noktada ALLAH’a ve Resül’e itaat etmek sayesinde ALLAH’a kulluk etmeye dahildir. Farz ve müstehab olan her eylem ALLAH’a ve Resülü’ne itaat kapsamına dahildir.
Nitekim konumuzla alakalı olarak bir haberde ALLAH elçisinin şöyle duâ ettiği nakledilmiştir:
“ALLAH’ım! Senin şanın yücedir. Sana hamdolsun. Senden başka ilah olmadığına şehadet ederim. Sana istiğfar eder ve sana tevbe ederim.”Bu meclisin kefaretidir. Meclisin sonunda okunacağı gibi abdestin sonundada okunur. Nitekim Rasûlullah(s.a.v) (s.a.v.), namazın sonunda şöyle duâ ederdi:
“ALLAH’ım, önce yapyığım, sonra bıraktığım,gizlediğim,açıkladığım şeylerden ötürü beni bağışla Sen onu benden daha iyi bilirsin, Öne alan, sonraya bırakan sensin. Senden başka ilah yoktur.”
Burada duâ öne alınmış, tevhid sona bırakılmıştır. Çünkünamazın sonunda duâ yapılması emredilmiştir.Tevhidle bitirilmesi, namazın iki emirden en faziletlisi olan tevhidle bitirilmesi içindir. Bunun amaçlanmadığına durum bunun tersinedir(Tevhid öne alınır, duâ sona bırakılır). Çünkü tevhidin öne alınması daha faziletlidir.(13)
Hakikatte ibadet ve ALLAH’ı övme amacıyla yapılan duâ türü, dilek ve temenni amacıyla yapılan duâ türünden daha faziletlidir. Birkaç faziletlinin bir arada bulunması halinde, daha çok faziletli olan daha az faziletli olanın önüne alınır. Söz gelişi namaz, Kur’an okumaktan, Kur’an okumak zikirden, zikir dilekte bulunulan duâdan daha faziletlidir. Bunun yanı sıra faziletli kılınan bir şey için, daha da fazilet kazanılacak zamanlar, mekanlar ve durumlar vardır. Ne var ki dinin başı, sonu,dışı, içi hepsi tevhiddir; dinin tamamını ALLAH’a özğü kılmak ise “la ilahe illALLAH” ilkesini gerçekleştirmektir.(14) 

 

                                       Tevbenin Fazileti

Cenâb-ı Hak Kitâb-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “Kuşkusuz ALLAH çokça tevbe edenleri ve çokça temizlenenleri sever.” (Bakara,2/222)

   Verilen bilgilere göre yüce ALLAH, bir kimse muhtaç olduğu yiyeceği ve bineceğini yitirip de bulmaktan ümüdini kestiği bir sırada onları bulduğu anda onuri duyduğu sevinçten daha büyüğünü, tevbekâr kulunun kendisine tevbe ettiği sırada duyar. Bu sevinç Rabb’in tevbe eden kulun tevbesi karşısında duyduğuna göre bu aynı zamanda O’nun sevgisidir.Hal böyle iken onun sevgisine yeniden dönüş yoktur görüşü nasıl savunulabilir. Oysa o şöyle buyuruyor:

   “ O çok bağışlayan ve çok sevendir.”
   “Arş’ın sahibidir. Yücedir.”
“Dilediğini yapandır.” (Burüc, 85/14-16)
   Ne varki, O’nun sevgisi dostluğu, tevbe ettikten sonra kulun O’na yaklaşmasına göredir. Kulun tevbe etmesinin ardından “Hak”ın sevdiği eylemlerde bulunması, tevbe etmezden önce yaptıklarından daha faziletlidir. ALLAH’ın da tevbe ettikten sonra o kuluna duyduğu sevgi, tevbe etmeden önce duyduğu sevgiden daha büyüktür. Eylem noksan olursa buna karşı olarak meydana gelen iş de noksan olur. Çünkü ceza (karşılık) eylemin göredir. Zira senin Rabb’in kullara zulmedici değildir.

   Öte yandan Buhâri’nin Sahih’inde naklettiği bir hadiste Rasûlullah(s.a.v) şöyle buyurmaktadır.

   “Şanı yüce ALLAH şöyle buyuruyor: “Her kim benim dostum olan bir kuluma düşmanlık ederse bende ona savaş ilan ederim. Kul kendisine farz kıldığım ibâdetleri yerine getirerek bana yaklaştığı gibi hiçbir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibâdetlerle bana öylesine yaklaşır ki neticede onu severim. Ben onu sevdiğim zaman artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık bundan böyle benimle duyar, benimle görür, benimle tutar ve benimle işitir. Eğer ki diliyle benden bir şey isterse kesinlikle onu kendisine veririm; benden bir şey hakkında sığınma dileğinde bulunursa, o sığındığı şeyden onu korurum; ben yapmayı dilediğim hiçbir şey hakkında, mü’min ölümü karşısında tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. Fakat bunda kulum ölümden hoşlanmıyordu, ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum.” Buhari (15)

  Tevbekar Olana Gereken
Yaptığı eylemin günah olduğunu bilip ardından tevbe eden kimseye gereken, yaptığı eylemden ötürü kınanmayı mücib niteliğini övgüye değer bir niteliğe değiştirmektedir. “Hakk’a öfkelendiği zaman onu sevmesi, bâtılı sevdiği zaman ona da hiç zaman yitirmeden öfkelenmesi gerekir. Nitekim tevbekâr olan kimsenin “Hakkı hak olarak bilip onu yapması, bâtılı da bâtıl olarak bilip ona öfkelenip ondan kaçması, yüce ALLAH’ın sevdiği ve razı olduğu eylemlerdendir.zira ALLAH’ın sevgisi, kulun O’nun sevdiği eylemleri yapmasına göredir. Her kim Hakk’ın sevdiği fiillerden en büyüğünü yaparsa Hakk’ın da O’na olan sevgisi o derece büyük olur.

   Kişi Hakk’ın çirkin gördüğü bir kimse konumundan, üzerinde bulunduğu bâtıldan nefret etmesinin gücüne göre, O’nun sevdiği bir konuma geçer. Sevgisinin gücüne göre, Hakk’ın sevgisi de ona intikal eder.Hakk’ında ona, o nisbete bir sevgi duyması gerekir. Belki ALLAH kötülüklerini bile iyiliklere değiştirir. Çünkü o kimse kınanmayı gerektiren durumunu övülmeye lâyık bir duruma çevirmişti. Bu yüzden ALLAH da onun kötülüklerini iyiliklere çevirir. Çünkü ceza (karşılık), eylemin cinsindendir. Bu takdirde tevbe eden kimsenin Hakk’a sevimli olarak yaptığı eylem başkalarının yaptığından daha büyük olursa, Hakk’ın ona olan sevgisi de o nisbette büyük olur. Bunun gibi ALLAH, kendisinden yapmasını istediği için bir eylemde bulunduğu zaman bu eylem tevbe etmeden önce ALLAH adına yaptığı eylemlerden daha yüce olursa, ALLAH’ın tevbe ettikten sonra ona olan sevgisi ve dostluğu da, tevbe etmeden önce olan sevgi ve dostluğundan daha yüce olur. Böyle iken sevgi ve dostlukla geriye dönüş yoktur, denilebilir.(16)

Mağfiret Kavramı

Baz insanlar “el-Ğâfr” derler bu “es-Setr” (örtmek) demektir.Mağfirete mağfiret ve ğıfar denilmesi bu kelimenin içeriğinde örtme mânâsı olmasından ötürüdür. Nitekim ALLAH’ın “el- Ğaffar” adı, “Settar” (çokça örten) kelimesini ile tefsir edilir ancak bu el-ğâfir kavramının anlamının anlamını eksiltmek demektir. Çünkü mağfiretin anlamı günahtan ötürü ceza verilmemesi, dolayısıyla günahın kötülüğünden korumadır. Kimin günahı bağışlanırsa bu günah karşılığında cezaya çarptırılmaz. Fakat günahın yalnızca örtülmesi halinde günah karşılığında bâtında (görülmeyen yerde) günahı işleyen kişi cezalandırılır. Bir kimse açıktan veya gizliden günah nedeniyle cezaya çarptırılıyorsa o kimse mağfiret edilmemiş demektir. Günahın mağfiret edilmesi demek, o günah nedeniyle hak edilmiş cezanın verilmemesidir.

Bununla beraber günah işleyen kimse mağfiret edilmesinin yanı sıra bazı dünyevi belâlara uğruyorsa eğer, bu belâ onun ALLAH katındaki ecrinin artmasına vesile olur. Bu durum mağfirete aykırı değildir.

Bunun gibi tevbeyi tamamlayan faktörler, tevbenin ardından güzelliklerin iyiliklerin yapılmasıdır. Tevbe için şart koşulan öğeler, tevbe eylemini tamamlayan öğelerdir.

Bazı kimseler kendisini tevbekâr sanır, oysa o tevbekâr değil, günah işlemeyi terk eden kimsedir günahı terk eden kimse tevbekâr olandan farlı bir kimsedir. Çünkü günahı terk eden kimse bazen günah işlemek hatırına gelmediği bazen de günah işlemekten âciz olduğu için, ya da dini olmayan bir nedenden ötürü iradesini günah işleme yönünde kullanmaması nedeniyle günahtan yüz çevirir. Bütün bu eylemler tevbe etme anlamını içermez. Aksine bir kimsenin tevbekâr olabilmesi için yaptığı eylemin kötülük olduğuna inanacak ve onu hoş görmeyecek. ALLAH o eylemin yapmaktan onu nehyettiği için onu yaparak ve yalnızca ALLAH adına o eyelemi yapmayı terk edecektir. Yoksa yaratıklara rağbet edip onların beğenisini kazanmak ya da insanlardan korktuğu için değil. Zira tevbe, iyiliklerin en yücesidir. İyiliklerin tamamında ise onların ihlâsla ALLAH için yapılması ve O’nun emrine uygun olması şart koşulmuştur. Nitekim Fudayl b. lyâd (doğum h. 187) ALLAH’ın “hanginizin daha güzel amel edeceği hususunda sizi denemek için yüce ALLAH hayatı ve ölümü yarattı.” (Mülk,67/2) âyeti hakkında şu yorumu yapmaktadır: en ihlâslı ve en doğru ameli, demektir. Bu açıklaması üzerine kendisine şöyle sordular: “Ey Ebü Ali en ihlâslı ve en doğru amel nedir? Şu cevabı verdi: “Bir amel ihlâslı olduğu zaman şayet doğru olmazsa kabul edilmez. Bunun gibi doğru olup, ihlâslı olmazsa yine kabul edilmez. Amel ancak aynı anda hem ihlâslı hem de doğru olduğu zaman kabul olur. Amelin hâlis olması, onun yalnızca ALLAH için olması, doğru olması ise, sünnet üzere olması demektir.(17)

Nitekim Ömer b. Hatâb (ALLAH ondan razı olsun duâsından şöyle derdi:
       “ALLAH’ım amellerimin hepsini Sâlih kıl, onu ihlâs ile rızana uygun kıl. Onda senin dışında hiçbir kimse için bir amaç kılma” (18)

Umumi Tevbe

Bütün bu hakikatler açıklığa kavuştuktan sonra denilebilir ki, kim umumi (kayıtsız şartsız tüm günahlarını kastederek) olarak tevbe ederse, bu tevbe o kimsenin bütün günahlarının bağışlanmasını gerektirir. Günahlarını açıkça belirtmezse ancak bu belirsizlik söz konusu umumi tevbe ile çelişirse, bu durumda tevbeyi belirli kılmak gerekir. Bu, şunun gibidir: bazı günahlar vardır ki, tevbe eden kimse bu günahı tevbesinde belirtmezse, o günahı işleme istenci (iradesi) güçlü olduğu ya da o yaptığının çirkin bir eylem değil güzel bir eylem olduğuna inandığı için, o günahtan tevbe etmiş olmaz. Şayet o günahı belirttiği halde ondan tevbe etmezse, bu belirleme tevbe kapsamına girmez. Ama tevbe sırasında günahı olduğu gibi belirtip dile getirirse, o günahtan tevbe etmiş olur. Çünkü umumi olarak yapılan tevbe o günahı da kapsamış olur böylelikle.       

“mutlak tevbe” kavramına gelince, yani kayıt ve şarta bağlanmadan yapılan tevbe türü, kısaca yapılan bir tevbe türüdür. Bütün günahlardan tevbeyi içermez. Mutlak ifade çiminide olduğu gibi bu tevbe türü., bütün günah türlerinin bu tevbe kapsamına girmesini gerekli kılmadığı gibi, o günahların o kapsama girmesini de engellemez. Ne ki böyle bir tevbe, bütün günahların bağışlanmasına neden olacağı gibi belirli günahların bağışlanmasına da neden olabilir. Her iki durumun vukuu da mümkündür. Umumi tevbe bunun tersinedir. Çünkü umumi tevbe (günahların tümüne birden tevbe etmek) bütün günahların affedilmesini gerekli kılar.

Gerçi insanların çoğu, tevbe sırasında çirkinlikle nitelenen günahlardan bir kısmını ya da dil ve el ile yapılan haksızlıklardan bazısını belirtir. İmanın bölümlerinden ve hakikatlerin açıktan ve gizliden yerine getirmesi emredilen fiillerden bazısını terk etmesi insana, bazı çirkin eylemleri işlemekten daha büyük zarar verir. Çünkü, kulun gerçek mü’min olmasını sağlayan imam hakikatlerinden ALLAH’ın emrettiği fiiller bazı görünür günahları terk etmeden daha yararlı olur. ALLAH’ı Resüle’nü sevmek gibi. Bu, fiilen yapılan iyiliklerin hepsinden daha büyük değerdedir. Nitekim Resülullah (s.a.v.) zamanında içki içen bir adam, Resülullah (s.a.v)’ın huzuruna getirildiğinde, içki içmesi nedeniyle Resülullah ona had uyguladı; gerektiği kadar sopa arttırdı. Bu suçu birkaç kez işleyince o kimseyi yine Resülullah’ın huzuruna getirdiler, Resülullah(s.a.v) da yine dövülmesini buyurdu. Bu sırada adamın birisi suçluya lânet etti. Bunu duyan Resülullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Ona lânet etme. Çünkü o ALLAH ve Resülü’nü sever. (19)

Görüldüğü gibi Resülullah (s.a.v.) söz konusu kimse içki içmeye devam etmesine rağmen ve içki konusunda on sınıf insanı lânetlediği halde, ALLAH’ı ve Resülü’nü sevdiği için ona lânet edilmesini yasaklamıştır. Halbuki şu hadisinde on sınıf insana içki nedeniyle lânet etmiştir.

“İçkiyi onu sıkana, sıktırana, içene, içenlere hizmet edene, taşıyana, kendisine taşınana, satana, satın alana ve ondan kazanılan parayı yiyene lânet olsun” (20) Burada lânet kavramı mutlak (kayıtsız) kullanılmıştır. Kendisine lânet edilmesinden korktuğu için bu lânetin edilmesine mâni olan engelin yerine konulacak belirli bir lâneti gerekli kılmaz.

   “Genel anlamda teklif” ve genel anlamda tehdit” etme olayı da bunun gibidir. Bu nedenle kitab ve sünnette yer alan mutlak mânâda tehdit konusunda engellerin tamamen ortadan kalkıp şartların sabit olması şart kılınmıştır. Bu nedenle bütün Müslüman âlimlerin ittifakıyla günahlardan tevbe eden kimse o tehdite dahil değildir; bunun gibi kötülüklerini silen iyilikleri olan kimse, kendisine şefaat edilen ve ALLAH tarafından bağışlanan kimse de bu mutlak tehdite muhatap değildir. Çünkü tevbe, kötülükleri silen iyilikler, kefâret yerine geçecek belâlar nedeniyle, cezası cehenneme düşmek olan günahlar ortadan kalkar, (Bunların hepsi dünyevi cezalardır) Aynı şey berzah âleminde yaşanacak şiddetli hayatta, kıyâmette Arasat meydanında meydana gelir. Aynı şekilde mü’min kimsenin duâsıyla da günahları yüzünden çarptırılacağı ceza ortadan kalkar: Resülullah’a salat ve selâm getirme, şefaat edenin kendi yolunda gidene şefaat etmesi, şefaatçıların efendisinin bizzat şefaat etmesi ile gerçekleştirilir bu durum.       

Bu durumda, hangi günahtan tevbe edilirse, o günahın gerekli kıldığı ilâhi ceza da ortadan kalkar. Kişi tevbe etmediği sürece tevbe edilmeyen günahlar için konulan hüküm o kimse için uygulanır. Günah yüzünden bir zorluk meydana geldiği zaman, o günahı işleyen  kimse, bir kısmından tevbe etmesi halinde, tevbe ettiği ölçüde o zorluk hafifletilir. Kendisinden tevbe edilmeyen günah ve umumi tevbe eden kimsenin durumu tersinedir.
Kaldı ki insanlar çoğu durumlarda, çok muhtaç olmalarına rağmen umumi (tüm günahlarına) tevbe etmezler. Halbuki her durumda kulun tevbe etmesi vâcibtir. Çünkü o, yapılması ALLAH tarafından emredilen bir işi terk etme ya da sakıncalı bir işi yapma konusunda sınırları aşarak sürekli yanlış içine düşer. Bu yüzden kulun her zaman tevbe etmesi gerekir. En doğrusunu ALLAH bilir.(21)

                                                                              =SON=
1-) Maide Suresi: 5/39
2-) Tahrim Suresi: 66/8
3-) Hud Suresi: 11/3
4-) Dua'lar ve Ortamları Yalcın İçyer s:43
5-) 2/160, 24/10, 9/104
6-) Dua'lar ve Ortamları Yalcın İçyer s:18-20
7-) Dua ve Tevhid İbn Teymiyye s:43
8-) İbn Ebu Asım, Kitab’us sünne. c.I, s.9.H.No:7; El-Albani bu hadisin uydurma (mevzu) olduğunu söylemiştir. Aynı hadisi Ebu Ya’la Müsned’inde Kaydetmiştir. c.I, s.123, H.No:136 ;El-Heysemi, bu hadisin ramilerinden Osman b.natarin zayıf olduğunu söylüyor. M.Zavaid. c. x. s.207
9-) Dua ve Tevhid  İbn Teymiyye s:43-44
10-) Dua ve Tevhid  İbn Teymiyye s:34
11-) Ebu Davud, c, V, s.182  H. No:4859
12-)Tirmizi Cami c. I. s.77-78, H. No:55
13-) Müslim c.1 s.534-536 H.771
14-) Dua ve Tevhid  İbn Teymiyye s:44-47
15-) Dua ve Tevhid  İbn Teymiyye s:106-107
16-) Dua ve Tevhid  İbn Teymiyye s:112
17-) El-Hilye, c.VIII, s.84-140
18-) Dua ve Tevhid  İbn Teymiyye s:127-128
19-) Buhari Kitab’ül-Hudud, c. VIII, s.14
20-) Ebu Davud c.IV, s.81-82 H.No; 3674
21-) Dua ve Tevhid  İbn Teymiyye s:142-143 [/color]

Ubeydullah:

ALLAHIM bizi hakkıyla tevbe ve istigfar edenlerden eyle YARABBİ.....(AMİN)

Cenâb-ı Hak Kitâb-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “Kuşkusuz ALLAH çokça tevbe edenleri ve çokça temizlenenleri sever.” (Bakara,2/222)
  “ O çok bağışlayan ve çok sevendir.”
   “Arş’ın sahibidir. Yücedir.”
“Dilediğini yapandır.” (Burüc, 85/14-16)

Navigasyon

[0] Mesajlar